Peygamberin Nûr Dağı’ndaki Hira mağarasından dünyaya doğru adım attığı saatlerde başlıktaki bu sualin bir cevabı vardır. Miladi 2025 senesinin Üsküdarında kendisini Müslüman olarak nitelendiren ve bu satırları kaleme alan bir yazarın da bu suale bir cevabı olması gerekir; ve elbette kendinizi Müslümanlıkla nitelendiriyorsanız, bu satırları okuyan sizlerin de. Ama burada Peygamberden şimdilik farklı olarak bizim tek sorunumuz bu suale bir cevabımızın olması gerektiği değildir. Biz bu soruya cevap oluştururken neye dünya deneceği ve kime Müslüman denebileceği sorularına da yanıt bulmak yükümlülüğündeyiz. Bu da bizi başka soru gruplarıyla karşı karşıya getirmektedir.
Ne demek istediğimi bu sualde bulunan iki ciheti ayırarak daha açık hâle getireyim.
“Dünya bir Müslümandan ne bekler?” sorusunun bir cihetinde belirlenmesi gereken bir dünya vardır ve bu başlı başına bir mesele oluşturmaktadır. Bu sualin diğer cihetinde de Müslümanlık kimliğinin ne olduğunun belirlenmesi gerekliliği vardır ve bu da başlı başına bir meseledir. Yani bunlar iki ayrı başlık altında şu iki temel soruya daha cevap beklemektedir:
I. Dünya ile anlaşılması gereken nedir?
II. Müslüman kimdir?
Bunlar için iyi cevaplarınız varsa, üst soruya, yani “dünya bir Müslümandan ne bekler?” soruna geçebilirsiniz ama ben burada önce sözünü ettiğim bu iki alt sorunun cevaplanmasındaki zorluklara dikkat çekmek istiyorum. Yani “I. Dünya nedir” ve “II. Müslüman kimdir?” alt sorularına. Bence bunlar kolaylıkla yanıtı bulunabilecek sorular değildir ve bu yüzden üst soruya cevap bulmak güçleşmektedir.
Ayrıca bu alt sorulara dikkat etmek, Peygamberin üst soruya cevabının hangi boyutlarda olduğunu kestirebilmek için de yararlı olacaktır.
Şimdi bu iki alt soruya kısaca göz atalım.
Dünya Nedir?
Bunun cevabı hem çok açıktır hem de tamamen kapalıdır. Çünkü dünya çok yüzlüdür ama her yüzünde de tek bir yüzlüymüş gibi görünür. Kısaca bakıldığında bile dünya, kimileri için ateşli siyasi ve ekonomik sorunların acil ve kalıcı çözüm beklediği bir kriz ortamıdır; kimileri için kurucu bilimsel kuramların birbirleriyle bağdaşmadığı veya tamamlanamadığı için problemlerin nihai çözüme kavuşturulamadığı büyük bir soru tahtasıdır; kimileri için ölümcül hastalıkların veya yaşam süresini konforlu veya uzun kılmanın çaresinin arandığı dev bir araştırma hastanesidir; kimileri için büyük bir av ortamı veya benzersiz çeşitlilikte ürünlerin olduğu büyük bir pazar meydanıdır; kimileri için uygarlık arayışı, kimileri için yok edilmesi gerekenlerin biriktiği büyük bir düşman hattı; kimileri için iyi ışıklandırılmış bir konser salonu, kimileri için kocaman karanlık ve bela dolu bir çukurdur. Yani dünyada herkes için dünyanın kendisinden ibaret kılındığı bir manzara bulmak mümkündür. Astronomik seviyede sermaye yapılanması olan büyük şirketlerin yöneticilerinin bakınca gördüğü dünya başkadır, evinde koşturup bulduğu bir şeyi oyuncak ederek oynayan bir şirin çocuğun gördüğü dünya başkadır. Üstelik tarihte geriye gidersek, ve coğrafyada birden çok seçenek içinden bir yeri belirlersek bu başkalığın boyutları daha korkutucu bir genişleme görür. Mesela 1700lerin herhangi bir gününde Padişahın oturduğu Osmanlı saray mutfağındaki hizmetlinin dünyasına göçüp bakabilseydik, veya Roma hakimiyeti altındaki asırlarda Akdenizdeki şehirlerden birinde meskenine doğru yürüyen bir vatandaşın dünyasına uğrayabilseydik, ve bu örnekleri tarihte ve mekanda çeşitlendirebilseydik, farklı dünyalardan müteşekkil sayısız güneş sistemleri ve onlardan da sayısız gök adaları ve daha fazlasını oluşturabilirdik. Çünkü bunların hepsi dünyadır, hem tek tek, hem bütünüyle, hem bütün cihetlerde hem tek bir veçhede. Çünkü dünya hep bir başkadır; hep bir çok ayrı belirlenimin devleştirilerek esas dünyanın o kılınabildiği bir heyuladır ve ama aynı zamanda hep her şeyi bir başka yönüyle küçültebilen bir merkezi cevher gibi davranmaktadır. Burada kısa süreliğine dünya ile yerküreyi ayırmak da işe yarayabilir. Diyebiliriz ki burası bir gezegendir ve yerküre, tüm bunların üstünde yaşanabildiği bir jeolojik alandır, dünya ise bu alanda gerçekleşen bir yaşam ve yaşamlardır; ölüm-kalımdır, ilerleme-gerilemedir, savaş ve barıştır, istektir, korkudur, azaptır, tokluktur, cesarettir, bayramdır ve diğer şeylerdir. Elbette bu sefer sabit bir yerküre alanı üstünde milyonlarca yıl önce yaşayanların dünyalarını da düşünmek gerekmektedir ve bu itibarla bugünkülerin ve her ne şekilde olacaksa yarınkilerin de. Ama isterseniz yerküre ve dünya ayrımından hemen vazgeçebiliriz ve yerkürenin bizatihi kendisinin de dünyasını bir yaşam olarak konu edinebiliriz; ve hatta bu anlamda dünyayı yıldızlara değin genişletebiliriz ve buna bu sefer kısaca âlem ve âlemler deriz. O zaman diyebiliriz ki, “Yıldızlar bir Müslümandan ne bekler?” Diyabiliriz ki “dağlar, taşlar, kurtlar kuşlar, şu zamanda veya bu zamandaki varlıklar, ayırmıyoruz, her ne var ki el dokunur, göz görür, akıl bilir, hepsi birden dünya olup, bir âlem olup, âlemler olup sonra dönüp bir Müslümandan ne bekler?” böyle de sorabiliriz. Ama her ne olursa olsun, dünyaların bir Müslümandan neler beklediğini sorarken, dünyayla neyi belirlediğimizi ve neyi dışarda bıraktığımızı bilmemiz ve bu kararı yönetebilmemiz gerekir. Ve tabi unutmamalıyız ki bir başka kimlik itibariyle bu sorunun bu kadar geniş bir kombinasyonunu yapmamız da çok mümkün değildir. Bu geniş dünya kombinasyonu, muhatap kimliği Müslüman olan biri için müsait olduğu kadar başka kimlikler için pek değildir.
Şimdi ikinci alt soruya kısaca göz atalım; yani “Müslüman kimdir?” sorusuna.
Müslüman Kimdir?
Herşeyden önce Müslümanlık, kaynağı ve ürünü olan surette dünyadan başka bir kimlik olarak anlaşılmalıdır ve tam da bu yüzden en büyük meseleyi aslında onun kim olduğu oluşturmaktadır. Çünkü eğer böyleyse artık buradaki kimlik sadece bir grup başlığı değildir ve meselesi de bir taraf yaratmak olamaz. Çünkü eğer böyleyse onun daha çok aslında kişiyi kendi kılan yıldırıcı bir taşım meselesi oluşturduğu anlaşılmalıdır. Tüm mesele İslamın dünyadan başka bir kaynak ve ürün özelliği olup olmadığındadır. Eğer böyle bir özelliği varsayılmıyorsa, İslamdan asli bir kimlik beklemenin bir anlamı yoktur; çünkü burada müslüman adı herhangi bir dünya yurttaşının adıdır. Ama eğer hayır, o ayrı bir kaynaktır ve ürün verir diyorsak, o zaman bu bir grup başlığı meselesi değildir; bu ister bir grubun ferdlerinin olsun, ister tek başına bir ferdin olsun, bir kimsenin bir şeyi ancak kendi içinde taşıyıp taşımadığının bir meselesini oluşturmaktadır. O zaman da burada sorunun boyutu dünyadan da daha devasa bir hâl alır. Çünkü dünyanın ve onda yer alan yurttaşların en temel sorunu, kendilerini kendi içlerinde taşıyamamalarıdır. Dünya bundan başka bir sebeple dönüp durmaz, bundan başka bir sebeple kararsız değildir. Bir Müslüman dünyaya bir şey katabilmek için, dünyadan ayrı, kendi kendini kendinde taşıyabilecek bir kuvvete sahip olmalıdır. Bu onun, dünyaya bir kaynak olarak kendini göstermesi, kendinde bir başka kaynağı taşımasıdır.
Kaynağı olmadığınız şeyi nasıl taşıyabilirsiniz? Kendinizde taşıyamadğınız bir şeyden nasıl ürün çıkartabilirsiniz? Böyle olmayan bir ürün nasıl beka gösterir? Müslüman, bizatihi İslamın bir ürünüdür, çünkü İslam O’nun kaynağıdır ve hem de Müslümanın bizatihi kaynağının kendisidir. Yani kendi kaynağını, kendinde taşır. Bu yüzden oradan yeni ürünler verir. İnsan ancak kaynağı olabildiği bir şeyin ağırlığını taşıyabilir ve takdir edebilir, ve ancak takdir edebildiğinden ürün verir. Ürününü vermediği şeyin yükünü çekenin yaptığı ise sadece hamallıktır.
“Dünya bir Müslümandan ne bekler” gibi bir soru, Müslüman adı verilen bir kaynaktan, Dünyaya neler sunulabilir, dünyaya neler katılabilir diye sormak demektir; bu sebeple de ne yönden bakılırsa bakılsın böyle bir soru, Müslümanın kaynayan bir cevher olmasının imasını taşımaktadır. Aksi halde bu soru tam aksine inkılab edip ve bu sefer, “Bir Müslüman dünyadan ne bekler?” sorusu ortaya çıkacaktır. İşte ikircikli haller buradan başlamaktadır. Çünkü bu ikinci soruyu öne alır ve ona izin verirseniz, bu giderek bir yönden dünyaya bir yük daha bindirmeyi ve diğer yönden ücret olarak zaten eksik olan dünyadan çekinmeden bir şeyleri daha eksiltileceğinizi işaret etmeniz anlamına gelecektir. Anne babasından, kültüründen, öyle demişler diye Müslüman olmuş kimselerin soracağı soru bu ikincisidir: “Dünya bana ne verecektir?” Yani “bir müslüman dünyadan neler bekler?” diyecektir, sesli ya da sessizce.
Bu ikinci sorunun anlamını daha iyi görmek için, yukarıda dünyanın yüzleri için söylediklerimizi bu müslüman için formüle etmelisiniz. Çünkü bu sefer sorunun muhatabı bir mes’ul olarak dünyadır ve müslüman olan kişinin soruları şudur: “Dünya bir müslümanken bana ne verecektir?”; “ateşli siyasi ve ekonomik bir ortam olarak dünya bana ne verecektir?”; “kuramsal bilgilerin serpildiği büyük soru ve çözüm tahtası olarak dünya bana ne verecektir?”; “büyük bir av ve pazar meydanı olarak dünya bana ne verecektir?”; “Roma bana ne verir, Osmanlı bana ne verir, şirket sahipleri, çocuklar, yetişkinler, yıldızlar, dağlar, taşlar, kurtlar, kuşlar, elimin dokunduğu, gözümün gördüğü, aklımın bildiği alemler, bana ne verecekler?”… Anne babadan, kültüründen, öyle demişler diye öyle olan müslümanların sorusu esasen budur, onların dünyaya soracakları daha büyük bir soru yoktur. Bu yüzden onlar küçük harfle müslümandır.
Ama ilk soruyu adları büyük harfle başlayan Müslümanlar sormuştur: “Dünya bir Müslümandan ne bekler?”
Müslümanlar bunu sormuş ve bunun cevabını oluşturmuştur. Ama bu soruyu sadece “kaynayan bir cevher olarak” sormuşlar, yanıtlarını da kaynayan ve kaynağından geleni taşıyan Müslümanlar olarak bulmuşlardır. Çünkü bu anlamıyla İslam, bir başka özden, bir başka kaynaktan, dünyaya katkı sunabilen bir asli kimlik ifade etmektedir ve herhangi bir surette her zaman dünyanın bir Müslümandan beklediği bir şey bu yüzden hep olagelmiştir. Müslümanlar bu nedenle kahraman olmuştur, fatih olmuştur, alimler olmuştur, öğretmenler olmuştur.. Çünkü kullanılan o bilinen bütün mekanizmaların ardındaki asıl taşıyıcı esasları, onların kendilerinde teşhis ettikleri bir başka diyardan gelen yine kendi kaynayan cevherleri olmuştur. Kısacası iki tür Müslümandan bahsedebiliriz. Birisi, mensubiyet İslamıdır. Mensubiyet yoluyla İslam kimliğine katılım sağlanmasıdır. Diğeri ise kaynayarak açılanların İslamıdır, kaynağa bağlı olarak akmak yoluyla dünyaya arz-ı endam etmenin sağlanmasıdır. Bu ikinciler arananlardır. Onlar İslamı kendilerinde taşırlar, çünkü böyle bir kimlik ancak kendisinde onu taşıyanın ağırlığını bildiği ve takdir ettiği bir kaynaktır ve ancak bu yolla bir yerden bir yere götürülebilir ve gösterilebilir ve isteyene ve bekleyene verebileceğini verir. İslam dünyaya bir şey verecekse, bunu onlarla yapacaktır.
Mensubiyet yoluyla teşkil edilen kimliklerin, kaynamak yoluyla teşkil edilen asli kimliklerden bir çok farkı vardır. Mensubiyet yoluyla teşkil edilen kimlikler, içlerine girdiği dünyalara bağımlıdır ve onların sadece nihai soruları olmayan nihai cevapları vardır. Oysa kaynamak yoluyla teşkil edilen kimliklerin en temel farkı, adım attığı dünyaya karşı hür olmasıdır ve dünyayı bizatihi cevap olmaktan çıkartıp yaşayan bir soru kılmasıdır. Bu da dünyanın dikkatini çeken ilk şeydir: Beni şimdi ne yapacaksın? Bana ne sunacaksın?
Bir şeyi bir kez olsun yaşayan bir soru hâline getiren biri, cevabı ancak “yaşanarak” bulunacak bir macera başlatmıştır. Buradaki “yaşayan” niteliğinin bir tek nedeni vardır; o da kaynayan kimliğin yine kendi nefesinde yatmaktadır. Çünkü böylesi dünyayı bizatihi kendi hârlı nefesiyle yaşayan bir soru hâline getirir ve bulunacak cevabı da ancak kendinden kaynayan bir hayatı olandan kabul edebilir. Yaşayan soruya ölümlü bir cevap yakışık almaz. Yaşayan bir soru, ölümlü cevapların ölümüdür.
Mensubiyet yoluyla kimlik teşkil edenler sadece ölümlü ve sadece öldürücüdür. Esaslarında daha ileri bir yön yoktur. Onlar dünyanın kalan nefesini de sömürür ve giderek onu öldürür. Dünya da elbette karşılık olarak kendisine bağımlı olanları öldürmekte hasımlarından hep daha hünerli bir öldürücüdür. Nihayetinde hem mensubiyet yoluyla varolmak hem de bağımlı kılmak yoluyla varolmak, aslında birer ölüm ve öldürme türüdür. Burada cereyan edecek olan artık sadece karşılıklı bir katliamdır ve bütün katliamlar uzun çağlar boyu süren intikam ve tuzak oyunlarının bir başlangıcıdır. Bu yüzden mensubiyet yoluyla kimlik teşkil edenlerin dünya ile hep bir savaşı vardır, hep bir paranoyası, hep bir batıl inancı; ve elbette dünya da onlar için sundukları her neyse o yüzle karşılık veren başedilmesi güç bir ölüm ve tuzak makinasıdır.
Böyle bir dünyanın “gerçek” olması nasıl mümkündür? Böyle bir müslümanın dünyaya bir başka yüz katması nasıl mümkündür? Bu ilişkinin geçici faydalarından başka geriye ne kalacaktır?
Tüm bunları sizde hamasî duygular uyandırmak amacıyla söylemiyorum. Size tam bir cevap da sunmuyorum. Sorulması gereken soruları düşünüyor size de bunları soruyorum.
Dünya nedir ve Müslüman kimdir?
Bu sorulara cevap bulunmadan, “Dünya bir Müslümandan ne bekler” sorusuna cevap bulamayız.
Peygamberin Nûr Dağı’ndaki Hira mağarasından dünyaya doğru adım attığı saatlerde bu suale bir cevabı vardır. Miladi 2025 senesinin Üsküdarında kendisini Müslüman olarak nitelendiren ve bu satırları kaleme alan bir yazarın da bu suale bir cevabı olması gerekir; ve elbette kendinizi Müslümanlıkla nitelendiriyorsanız, bu satırları okuyan sizlerin de.