Yüzyıllar önce, Hz. Yunus, “Yûnus değil bunu diyen / Kendüliğidir söyleyen” demişti. İnsanın, benliğin yedi aşamasını geçip kusursuz denge hali denilen “istivâ” makamına ulaşınca artık benlikten konuşmaz. Cenab-ı Hak, “kulum bana nafilelerden daha sevimli bir şeyle yaklaşamaz. O hale gelir ki, Ben, onun söyleyen dili, gören gözü olurum, işiten kulağı olurum” buyurur. Buna, kişinin kendi çabasıyla Hakka yakınlaşması değil, bizatihi Hakkın kulunu Kendine yakınlaştırması denilir. Eski sözlüğümüzde, “akrebiyyet” (en yakınlık) bu sırrı ima eder. Kişisel algısından uzaklaşarak İlahî idrake erişen kulun dilinden konuşan Haktır. O, artık nefsânî konuşmamaktadır. Bu yüzden “âriflerin şiirlerine, “ilahî” denir. Sondaki î, aitlik ekidir, Allah’a ait demektir.
Edîb Harabî, bu sırdan kinaye, bir şiirinde şöyle der :
“Bu hâl-i vahdeti beyân eyleyen
Harabî değildir Hak’tır söyleyen
Eğer inanmazsa bunu dinleyen
Allah’tan kendini ayırmış olur”
Harabî’nin şiirlerinin böylesi bir yaklaşımla okunması, anlam dünyasına girilmesini kolaylaştıracaktır. O, asla şer-i şerifi inkâr etmez, küçük görmez, aksine çok önemser ve daima vurgular. Fakat bir bakıma yolda uyulması gereken kurallar olarak nitelenebilecek “yasa”ya da takılıp kalınmaması gerektiğini söyler.
İnsan, Haktan gelip O’na dönmektedir. Bu kozmik çevrimin tamamlanabilmesi için geldiği hale bürünmesi, o hal üzre yaşaması icab eder. Aksi halde kul hakkıyla, arınmaksızın, saf ve ağırlıksız bir hale erişmeksizin dönüş gerçekleşemeyecektir. Harabî, şiirlerinde “şer-i şerîf”in bu halin korunması için her daim zorunlu olduğu görüşündedir. Fakat iş sadece kurallara uymakla bitmez. Hatta şeriattan içeri bir şeriat da vardır. O’nu içkin olan yoldur, tarikattir. Yola girebilmek için kurala uymak gerekir. Yolda yasaya bihakkın ittiba etmek zarurîdir. Yola girilmeksizin insanın Hakkı bulması imkansızdır. O halde Yunus Emre’nin dediği gibi, “şeriat, tarikat yoldur varana; hakikat, marifet andan içeru…” biçiminde düşünmek gerekir. Harabî, ilk iki aşamayı şöyle anlatır :
“Şer-i şerif inkâr olunmaz amma
Şeriat var şeriattan içeri
Tarikatsız Allah bulunmaz amma
Tarikat var Tarikattan içeri”
Sonrasında muhatabının zihnindeki ezberleri bozar, alışılageldik, şahsî tecrübelerle idrak edilmemiş klişeleri yıkar, onu altüst eder :
“Gördüğün şeriat şeriat değil
Gittiğin Tarikat Tarikat değil
Hakikat sandığın Hakikat değil
Hakikat var hakikatten içeri
Vech-i Harabî’ye gel eyle dikkat
Hakkın cemâlini eylersin rüyet
Sade Hak var demek değil Marifet
Marifet var Marifetten içeri.”
Marifet, tatmaktır, tanımaktır. Bizatihi kişinin şahsî deneyimiyle ulaştığı “bilgi”dir. Ki, aslında bu bir bilgi kategorisi de değildir, zevketmektir. Allah’ı bilmekle Allah’ı tanımak arasındaki fark, birinde insanın kitabî ve naklî bilgilerle, sınırlı biçimde bilmesi; diğerinde ise bizatihi nefsinde Hakkı idrak etmesi, hakikati zevketmesi söz konusudur. Bu bakımdan marifet içinde marifet vardır. Hz. Mevlânâ, eserine, “içinin içindedir” adını verir, özün özün özünden söz eder. Tasavvufta seyr ü sülûk denilen manevî sürecin özünü de bu biliş haline ulaşabilme keyfiyeti oluşturur. Bu hale erişen birisine artık vâizin kitabî bilgilerle vaaz etmesinin bir anlamı yoktur :
“Ey vâiz sen bize vâz edemezsin
Çünkü her bir ilmin deryasıyız biz
Bizim yurdumuza hiç gidemezsin
Hakikat Kaf’ının Anka’sıyız biz”
Deniz, vahdettir, birliktir, Hakkın mutlak tekliğidir. İlim deryası olmak, vahdete ulaşmaktır, Hakkı nefste ve âlemde kemaliyle idrak etmektir. Şair’in “yurt” tabirini kullanması da ilginçtir. Hz. Yunus, kendi halini ifade ederken, “ben bir acep ile geldim / Kimse halim bilmez benim / Ben söylerem ben dinlerem / Kimse dilim bilmez benim” demiştir. Bu dil, “kuş dili”dir. Gönlünde irfan tecelli etmemişlerin kabul etmediği, kınadığı ve reddettiği ledün ilmi, eşyanın hakikatini yansıtan saf ve pür hikmet. Bu ancak, sadırdan doğar, satırdan değil. Böylesi bir vahdet bilincine ulaşan kişinin “yurd”una ham ervahın girebilmesi, o “il”in dilinden anlayabilmesi imkansızdır. Kaf dağı, gönlünde Hak tecelli etmiş kişinin kalbidir. Hakkın tekliğinin gerçekleştiği yerdir. O dağın kuşu ise, hakikat avcısı Anka’dır.
Şiirin devamında Harabî, kabz ve bastı, cemal ve celali bir kılmaktan söz eder, kendi deyişiyle, “küfr ü imandan feragat”ten söz eder. Bu algıya ulaşmayan kişi, Kuran’ın özünden bir şey anlamamaktadır. “Bir yay boyu yaklaşma”nın anlamını bilmiyor demektir. Bu sırdan haberdar olanlar ise, miracını tamamlamış, o gece yolculuğunu bitirmişlerdir. Tur dağında irşad edilen Musa böyledir. Çarmıhtan kurtulan İsa böyledir. O geçmiş zaman olaylarının birer ustûre olmadığı, bugün de yaşandığı, yarın da yaşanacağı açıktır. İnsan bu kıvama gelirse, ateşin yakmadığı İbrahim Peygamber gibi oluşun ve evrenin hakikatini de bilir.
Harabî’nin “Vahdetnâmesi” bütün bu tartışmaları vuzûha erdiren bir açıklıktadır. Dilin sınırlarının genişlediği, kozmik sırların saçıldığı, tekâmül hakikatinin güneş gibi belirdiği emsalsiz bir şathiyedir. Evrenin oluşumuyla başlayan şiir, düşüncenin kabuğuyla meşgul olanlar ve dilin tek katlı sığ dünyasına mahpuslar için son derece şaşırtıcı ve yadırgatıcıdır :
“Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekân yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik…” diye başlayan şathiyenin ilk elden çağrışımlarına bakıp yadırgayan zihinler için şiirin tümünün dikkatle okunması önerilebilir. Girişteki ibareyi, Yaratıcı’nın kıdemiyle çelişir gibi okumak son derece yüzeysel bir bakış açısıdır. Hak, yarattıklarından görünür, bilinir, sevilir. Kainatın henüz yaratılmamış olduğu bir uzamda Hakk’tan nasıl söz edilebilir ki! İrfanî sözlüğümüzde “zuhûr” olarak nitelenen keyfiyeti “hilkat” olarak okumak da mümkün. Oysa, “hilkat yok zuhur vardır” diyen ârif, aslında varlığın bir oluşundan hareketle, hadîs olanı (sonradan olanı, yaratılanı) kadîm olanla bitiştirmekte, böylece tevhid ederek hakka izafe etmektedir. O halde Hakkın zuhurdan önceki varlığını bilebilmemizin imkansızlığını ima eden Harabî, bu ifadeleriyle bir tür yapısöküme girişiyor. Ebu’l-Hasan Harakanî’nin, “sufi gayr-ı mahluktur” sözünü yorumlayan Necmüddin Dâye’nin dediği gibi, Hak, yetkin biçimde, bütün sıfat ve isimleriyle, ef’âli ve Zatıyle kâmil insanda açığa çıkar. Bu ne sudur ne de antropomorfik bir anlayışa bizi sürekler. Daha yalın bir ifadeyle söyleyecek olursa, varlığın dışına halk, içine Hak denir. Bu durumda, cihan henüz yok iken Hak idraki de olmayacağından Hakkın varlığı(nın bilinmesi) ancak âlemle mümkün olabilecektir. Âlemin bir anlamının “âyet” oluşunu dikkate alacak olursak bu ifadeler biraz daha anlaşılabilecektir. Nitekim şathiyenin devamında Edîb Harabî “âma” (atma)dan söz eder. Bir rivayette, Peygamberimize sorarlar : “Allah, kainatı yaratmadan önce neredeydi, nasıldı, ne haldeydi?” Şöyle cevap verir : “Âmadaydı.” Âma, bir tür toz bulutu demektir fakat bu anlamıyla cevabın gerçeğini kavramak güçtür. Hakkın kendinden menkul, Zât’yla ve “olmazsa olmaz”, “biricik”, “tek”, “kimseye muhtaç olmayan, her şeyin Kendisine muhtaç olduğu” varlığı yaratıştan önce, mahiyetini ancak Kendisinin bildirdiklerinin bilebileceği bir keyfiyetteydi. “Gizli hazineydim, bilinmeyi sevdim, yarattım” rivayetinin de anıldığı şiirinde Harabî, Hakkın Rahman sıfatından söz eder. Bu, “altı günde yeri ve gökleri yaratıp sonra arşı kuşatan” sıfatıyla Hakkın en kapsamlı ve özgün tanımlarından biridir. İşte biz, seyr ü sülûkumuzdan sonra, nereden ne halde gelip nereye hangi hale dönüştüğümüzü bildikten itibaren artık, varlığımızın kökeni olan âmaya kadar inip Hak ile orada bir olduğumuzu anladık, diyen Harabî varlığa ilişkin soruyu en yetkin biçimde cevaplamış gibidir. Sonrasında Hak, Zatıyla, sıfat ve isimleriyle, fiilleriyle tecelli etmeye başladı, der Harabî. Yedi kat gökler ve yer yaratıldı, içindekiler var kılındı ve rızıkları tâyin edildi. Sonra cennet ve cehennem hikaketleri tecelli etti. Ölümünü kendi ölümüyle ölen fâni varlık hakka nisbetini anladığında artık ölenin ceset olduğunu, ruhun bâki kaldığını, bütün varlığın Hakkın nurundan var edildiğini, ölümle birlikte seferi tamamlananların tekrar O’na döneceğini görür. Bunun için ölmeden evvel ölmek gerekir. Nihayet Âdem yaratılır ve âdemler var edilir. Bir “ilk insan prototipi” olarak erkek ve kadın (Adem ile Havva) var edilir. Cenneteyken yasak buğdayı yiyip, dünyaya bulaşır ve cennetten çıkarılırlar. İnsanlar birbirinden çoğalır, nebiler, resuller gelir, cihan dolar boşalır. Ardından Kuran’da anılan tufandan söz eder Harabî. Hz. Nuh’tan, Hz. Salih’ten, Hazret-i Musa’dan, Hz. Şit ve Hz. İdris’ten, Hz. Süleyman’dan, Eyüp peygamberden, Hz. Yakub, Hz. Yusuf, Hz. Davut, Hz. İbrahim, Hz. Yunus, Hz. Meryem, Hz. İsa ve Hz. Zekeriyya’dan bahseder. Onlara ilişkin bir alıntı ve göndermeler derlemesi sunar. Nihayet Kudüs’e gelir. Bütün bu tecelliler bir bakıma insanlık ve medeniyet tarihinin de özetlenmesidir. Sonra Kureyş’te parlayan güneşten söz eder. Peygamberimizi anlatırken şöyle der :
“Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebi-i Zî-şân getirdik
Ânın her nutkunu Kur'an eyledik
Küffar-ı Kureyş’i ettik bahane
Muhammed Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza'yı ona ihvan eyledik..”
Ardından Hz. Âli’den bahisle, konuyu miraca getirir. Varlığa gelmekten maksat nedir, onu anlatır. Ve vahdet âlemini bilmeyen insanın, insan suretinde bir hayvan olduğunu söyler. Şathiyyenin taçlandığı son bentler şöyledir :
“Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Haktır
Her nereye baksan Hakk-ı mutlaktır
Ahval-i vahdeti beyan eyledik
Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkalyakîn görenler için
Bu sırrı Harabî bilenler için
Birlik meydanında cevlân eyledik.”
Edîb Harâbî’nin şiirlerinde meyhâne sembolizmi yoğum biçimde kullanılmıştır. Bilindiği üzere meyhâne sembolizmi, bizim şiir tarihimizde yaygın şekilde kendine ifade imkânı bulmuştur. Meyhâneden kasıt, irfan ocağıdır, tekke, dergâh, zaviye, hankâh veya medresedir. Şâki (içki sunucu), mürşittir, şeyhtir, manevî rehberdir, kılavuzdur. Şaraptan kasıt, hakikat-i Muhammedîyyedir. Su, hakikatin imgesidir, süt ilmin, bal ise marifetin. Şarap ise Hakkın hakikatinin imajıdır. Mey ve kadeh, mürşidin gözüdür, ağzıdır, sözüdür, kelamıdır, mukaddes feyzidir, irfanî gıdadır, manevî bilgidir. Divân, Tekke hatta halk şiirimizin en yaygın sembolizm alanı, meyhâne sembolizmidir.
Edîb Harabî’nin meyhâne sembolizmini kullanan çok sayıdada şiiri bulunmaktadır. Bunlar arasında bestelenmiş formda da söylenen, dilden dile dolaşan, okuyana da dinleyene de manevî feyiz verenlerinden birisi şudur :
“Ey zahid şaraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kıyl ü kâli
Ehline helaldir na-ehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali
Sevaba girmek çün içeriz şarap
İçmezsek oluruz duçar-ı azap
Senin aklın ermez bu başka hesap
Meyhanede bulduk biz bu kemali
Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakkı göstermeye delil oluruz
Fakat kör olanlar görmez bu hali
Sen münkirsin sana haramdır bâde
Bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma Harabî bundan ziyade
Çünkü bilmez haram ile helali.”
Harabî Baba, dindara seslenerek, nakilden vaz geçmesini, “o şunu der, bu bunu der” biçiminde aktarımlar yapmamasını, bundan kurtulmasını, bizatihi hakikatin peşinde olmasını, onun ise benliğinde gizlendiğini söyler. Dedikoduyu terk edip Müslüman olmak, benliği Hakka teslim etmek gerekir. Şarap yani hikmet, onu edinebilecek manevî olgunluğa erişmiş olanın hakkıdır, naehil olanlar yani hakikate açık ve hazır hale gelememiş bulunanlar ona ulaşamazlar. Biz, hakikat şarabından (Kevser şarabı) içeriz, bize vebâli yoktur, çünkü ona ulaşmış bir manevî olgunluk içindeyiz. Zaten ona ulaşmak insanoğlu için zorunludur aksi halde azap çekecektir. Niyazî-i Mısrî’nin dediği gibi, “kahr u lutfu şey-i vâhid bilmeyen çekti azap.” Celal ile cemâli birlememiş olanlar zaten azaptadır, manevî cehennemlerdedir, azap çekmektedirler. Vücut birdir, bunu idrak etmemek azaptır. Bu işe her akıl ermez, âgâh olmayanlar bunun farkına varamaz, bunun için kişinin nefsinden giderilmesi ve uyanması gerekir. Bu ise ancak, meyhânede yani tekkede bulunur, bir mürşid-i kâmile ermeksizin, bir irfan ocağında seyr ü sülûk görmeksizin, o “tertemiz şarap”tan (şarabu’n-tahûrâ) içmeksizin azaptan kurtulmak imkânsızdır. Böylesi bir kemâli bulmuş olanlar artık kandil gibi için için yanar, etrafını da ışıtır, aydınlatırlar. Kişinin bu sırra erdiği gece, kandil gecesidir. Kandil geceleri yani zikir meclislerinde, ârifâne ve âşıkâne sohbetlerde biz fitil gibi yanarız… Ve Hakkın en kâmil, en güzel, en kapsamlı delili, âyeti oluruz. İç görüsü açılmamış, kalp gözü görmeyenler bizim nurumuzu göremezler, onlar kördürler. Ledün ilmini, hakikatin içini, sırrı inkâr edenler, varlığı beş duyuyla algılama konusunda ısrarcı olanlar için şarap kuşkusuz haramdır. Onlar hakikat ehli değillerdir, Hak sırrından habersizdir, gönüllerinde Hak kemâliyle tecelli etmemiştir, canlarında meknûz olan sırra ulaşmamışlardır. Onlar sûrî cennetin peşindedir, algıları, iç duyumları kapalıdır, vaat edilen zâhîrî cennetin ırmağından su içmeye tâliptirler. Ey Harabî, artık bu konunun derinlikleriyle oynama, çünkü muhatabın açık ve kapalı olan nedir, haram ile helâl nasıldır, bunu bilmiyor, bundan habersizdir.
Bir başka şiirinde Harâbî Baba,
“Ey zahid sen bizi sanma günahkâr
Günahımız yoktur sevabımız var
Gördüğümüz demi hoş görür Settar
Bu sırra Kuran'la cevabımız var” dedikten sonra yine sözü o “temiz şaraba” getirir :
“Fiilimizi bais-i azaptır sanma
İçtiğimiz haram bir âbdır sanma
Sana haram olan şaraptır sanma
Cennet ırmağından şarabımız var.”
Çünkü insan, ruhların yaratıldıktan sonra toplandıkları mecliste, Rabbine söz, ikrar vermiştir. Hakkın huzurunda, O’nu görür gibi verilen bu söz ve tadılan inançtan haberi vardır. O imandan asla ayrılmamaktadır. Sofrasında, İsmail için inen kurbanın etinden meze vardır.
Şiirlerinde musıkîden ve çalgılardan zaman zaman söz eden Harâbî, bu kez doğrudan bir nebiye gönderme yaparak müzikal anlayışı temellendirir :
“Hakk'tan bize her dem hidayet olur
Muhammed Ali'den inayet olur
Saz çalsak Allah'a ibadet olur
Davud peygamberden rebabımız var.”
Bu ilginç göndermeyi yapabilmek için Hakkın ruhlara, “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, “evet!” cevabını bugünde, bu demde ve her dem verebilmiş olmak gerekir. Ahdine sâdık ve âgâh olanların insanlığın her halinden ve macerasından haberi olur. Harabî, göğüsteki kitaba gönderme yapar şiirin sonunda :
“Bu ana değin ta kalu beladan
Haberimiz vardır her maceradan
Harabî’ye ihsan olmuş Hüda'dan
Okuyoruz işte kitabımız var.”
Harabî Baba’nınşiirlerinde yüz ve harf sembolizminin de kendisine ifade imkânı bulduğunu özellikle belirtmemiz gerekiyor. Yüz sembolizminde, yanağın biri celali diğeri cemâli simgeler. Yüzün tamamı, birliktir. Saç, kesrettir. Göz, feyzin yansıdığı, mayalayıcı bir unsurdur. Kelamın mahalli olan ağız da tıpkı meyhane sembolizmindeki kadeh gib.i feyz-i mukaddesin yansıdığı bir yerdir, dölleyici kelamın mahallidir. Kirpikler ve kaş ise birisi zahir diğeri bâtın (aşkın ve içkin) olanı temsil eder. Yatay ve dikey unsurların sembolizminin kaş ve kirpikte yansıdığını söyleyebiliriz. İki kaşın arasından Rahman tecelli eder : “İkin kaşın arasından çekti hatt-ı istivâ…” denmiştir. Hak, kâmil insanın iki kaşının arasından görünür. Harâbi, bu sembolleri kullandığı şiirinde Âdem’in yani yetkin insanın (Âdem-i mlânâ’nın taşıyıcısı ve yansıtıcısı olan varlık) yüzünde Hakkın müphem olan hakikat sırlarını gizlediğini söyler. İnsanın vücudu âlemin özü, özeti ve büyük nüshâsıdır, Hak, insanı hikmet mayasıyla mayalamıştır. Kaşlarına “bir yay boyu yaklaşma”nın sırrını, hakka yakınlığın gizini yazmıştır. İki gözüne, gamzelerine ve kirpiklerine apaçık ve son derece gizli biçimde Fetih sûresinin sırlarını imla etmiştir. Kuran’da, insanın en güzel surette yaratıldığı beyan buyurulmuştur. Bu âlemde insandan daha güzel bir “nesne” yoktur Şair’e göre, Ezel Ressamı, insanın resmini Kudret elleriyle tasvir etmiştir. Bir başka nefesinde, Harabî Baba insanın o güzelim suretin insandaki tahakkukunun sırrını açıklar : “İnsân-ı kâmilin pendin (öğüt) dinlemek…” Bunun, ancak, “sırlara vâkıf olan”lara özgü olduğunu söyler :
“Enbiya içinde şakku’l-kamerin
İcrâsı, Ahmed-i Muhtar’a mahsus.
Çekip Zülfikar’ı feth-i hayberin
Cenâb-ı Haydar-ı Kerrar’a mahsus.”
Peygamberler arasında işaret parmağıyla ayı ikiye bölebilme mucizesi, Peygamberimize bağışlanmıştır. Zülfikâr adındaki kılıcını çekerek Hayber kalesini fethetmek ise, O’nun amcasının oğlu, ehl-i beytinin en seçkin üyesi ve ilk Müslüman olan en genç erkek olma niteliklerine sahip İmam Âli’ye özgüdür.
Allah, nice erler yaratmıştır. Kimisi arslana binmiş, yılanları gem etmiştir. Ama cansız duvarı yürütmek ancak ve ancak Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’ye nasib olmuştur.
Şiirin son bendinde Harabî şöyle der :
“Men âref sırrı idrak eylemek
Mansur-veş ene’l-Hak sırrın söylemek
Mürşid-i Kâmil’in pendin dinlemek
Harabî, vâkıf-ı esrâra mahsus.”
“Men âref”ten kasıt, “Nefsini bilen Rabbini bilir (bulur)” sırrıdır. Bu sırra ulaşan, Hallac-ı Mansur gibi, “ben, Hakkım” diyerek Allah’ın en kâmil tecellisinin insan-ı kâmille olduğunu söyleyebilen kişi, kâmil mürşidin öğüdünü dinleyebilmiş, anlayabilmiş ve uyabilmiştir, sırların da vâkıfıdır.
Edîb Harabî’nin hemen bütün nefes/nutuklarınTekke-Tasavvuf şiirimizin mazmunları kullanılır, konuları, temaları dile gelir. Kendisi seyr ü sülûk görmüş, benlik eğitiminden geçmiş, bir vahdet ehli olduğundan sözleri, bizatihi kendi manevî tecrübelerinin izlerini taşır.”Kendi derdim söylerem / Gayrı hikâyet etmezem” diyen Eşrefoğlu Rûmî gibi Harabî’de de, “kelimeler eylemlerdir” sırrı taşar. Harabî’nin hayat hikâyesi şiirlerinde, şiirleri ise hayatındandır.