Neyzen Tevfik’in Şathiyyesi Ya da Bir Ârifin Dünyası
Ulu Tanrım
Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına,
Bin bir ismi hakta pinhan edersin.
İçirirsin sabrın peymanesini,
Hikmetini sonra ayân edersin.
Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, reyb-i bürhan edersin.
Aşk olursun, gönlümüzü yakarsın,
Leyla olur, karşımıza çıkarsın,
Rakip olur canımızı sıkarsın,
Vuslatını bize hicran edersin.
Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.
Sen indirdin yere şu dört kitabı,
Ayrı ayrı her birinin hesabı,
Her bir dinin sensin putu, mihrabı,
Yalanına kendin iman edersin.
Zerdüşt olmuş görünmüşsün ateşte,
Brahmen’in Vişno’sısın güneşte,
Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu zatına şan edersin.
Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman edersin.
Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.
Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.
Görünürsün her velide, delide,
Mustafa’da, Avram’da, Pandeli’de,
Bir maymuncuk gibi her bir kilide
Hem uyarsın hem de bühtan edersin.
Neşve olur, gizlenirsin şarapta,
Helal, haram yazılırsın kitapta,
Sevdalarla şu inleyen rebapta,
Şensin, âşıkları nalan edersin.
Zincir olur mecnunları bağlarsın,
Görür, acır, karşısında ağlarsın,
Irmak olur dere tepe çağlarsın,
Tufan olur, dehri viran edersin.
Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadına karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katranı bana umman edersin.
Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?
Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.
Çıkmayan bir candan umut kesilmez,
Rahmetinden zerre bile eksilmez,
Gözümüzü senden başkası silmez,
Güldürmeden önce giryan edersin.
Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.
Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.
Lanetin mi şu şeyn-i İslam kapısı,
Yedi cehenneme bedel yapısı
Zebanilerde mi bunun tapısı?
Bu çeteyi sen perişan edersin.
Dâr-ün Nedve midir şu Dâr-ül-Hikme?
Savurdular birbirine çok tekme.
Kuyruğu sakattır, pek hızlı çekme,
Eşeklerle bizi handan edersin.
Kudururlar arpalıkla, tiritle,
Girişirler kafa, göz, yüz, divitle;
Geğirirler, anırırlar, tecvitle,
Harf-ı meddi yular, kolan edersin!
Fitne için yeter İzmir’li Cüce,
Yelken takar devedeki hörgüce,
Kürek çeker akıntıya her gece,
B.klu dereye mi kaptan edersin?
Nerde olsa başındadır belası,
Haset, fitne, o Firavn’ın Musa’sı,
Cehil, gurur vesaire cabası,
Sakla domuzlara çoban edersin.
Sana giren, çıkan nedir be dürzü?
Dersin bana ey Allah’ın öküzü!
İçirirsin on dört bin okka düzü,
Beni bulutlarda mihman edersin!
Serserinim, düştüm aşkınla meye,
Nasıl girdin elimdeki şu neye?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!
Neyzen Tevfik’in, “Ulu Tanrım, akıl ermez sırrına / Bin bir ismi Hakta pinhan edersin / İçirirsin sabrın peymânesini / Hikmetini sonra ayân edersin” diye başlayan ünlü şathiyyesi, şathiyye geleneğimizin ve dağarımızın en nadide, en kıymetli parçasını oluşturur. Şathiyye, geleneksel şiir birikimimizin yüzyıllardır yeni örneklerine şâhitlik ettiğimiz bir tarzıdır. Fikrî ve hissî taşkınlıkla söylenen bu manzumelerde, “niyâz”dan “naz”a ulaşmış irfan ehlinin sınırları zorlayan en güzel söyleyişlerine rastlarız. Hakka doğrudan ve samimî bir seslenişle söylenmiş olan sözler, bizi çıplak bırakır ve ezberlerimizi bozar, bir tür yapısöküm yapar. Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslam Ansiklopedisi’ndeki şathiyye maddesinde şunları kaydeder : “Sözlükte “hareket etmek, sarsılmak, taşmak” gibi anlamlara gelen şatah kelimesi, yatağı dar olan bir ırmağın sel ile kenarlarına taşması gibi sûfînin kalbinden taşan ilâhî hakikatleri ifade eder (Serrâc, s. 422, 453). II. (VIII.) yüzyıldan itibaren sûfîler arasında kullanılmaya başlanan şathiyye (çoğulu şatahât/şathiyyât) sûfînin sekr, vecd, cezbe, galebe, inbisat, istiğrak, cem‘, fenâ ve tevhîd-i zâtî gibi kendini kontrol edemediği tasavvufî haller içinde söylediği sözlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî, Sehl et-Tüsterî ve Hallâc-ı Mansûr ilk dönem tasavvufunda şathiyeleriyle en çok tanınan sûfîlerdir. Bazı mutasavvıflara göre şathiye türü sözler onu söyleyen sûfîye ait olmayıp bunların gerçekte kaynağı Allah’tır. Sûfînin yaptığı şey bu ilâhî sözleri tekrar etmekten ibarettir. Bâyezîd-i Bistâmî’nin, “Kendimi tenzih ederim, şanım ne yücedir” ifadesi bir müminin, “Ben kendisinden başka ilâh bulunmayan Allahım, bana ibadet ediniz” meâlindeki âyeti (Tâhâ 20/14) zikir yoluyla tekrarlaması gibidir. Halbuki Bâyezîd-i Bistâmî’nin bu şathiyesini duyanlar O’nun kendisini kastettiğini sanmışlardır (a.g.e., s. 472; Gazzâlî, İḥyâʾ, I, 42). Cüneyd-i Bağdâdî’ye göre şathiye sâlikin nihayet değil, bidâyet halinde görülür. Sâlik sülûkün nihayetine ve gayeye ulaşınca şathiyeler azalır. Cüneyd’e göre Bâyezîd-i Bistâmî’nin şathiyeleri onun o sırada henüz sülûkünün başlangıcında olduğuna işaret eder (Serrâc, s. 458, 459). Kemal mertebesinde bulunan velîler temkin ehli olduklarından nâdiren şathiye söylemişlerdir. Dinin zâhirî hükümlerine uymayan bir izlenim verme, muğlaklık ve müphemlik şathiyelerin genel niteliğidir. Bu sebeple şathiyelerin dine aykırı olmadığını göstermek, muğlaklık ve müphemliklerini gidermek için ilk dönemden itibaren şerhler yazılmıştır. Cüneyd-i Bağdâdî’nin Şerḥ-i Şaṭḥiyyât-ı Ebî Yezîd-i Bistâmî’si türün ilk örneğidir. Serrâc el-Lümaʿında Cüneyd’in şerhlerine genişçe yer ayırmış, diğer bazı sûfîlerin şathiyelerini de şerhetmiştir. Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’nin Ġalaṭâtü’ṣ-ṣûfiyye ile Beyânü Zeleli’l-fuḳarâʾ, Rûzbihân-ı Baklî’nin Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, Dârâ Şükûh’un Ḥasenâtü’l-ʿârifîn, Sehlegî’nin en-Nûr min kelimâti Ebi’ṭ-Ṭayfûr, Abdülvehhâb eş-Şa‘rânî’nin el-Fetḥ fî teʾvîli mâ ṣadara ʿani’l-kümmel mine’ş-şaṭaḥ adlı eserleri bu türün başlıca örnekleridir.”
Neyzen Tevfik, şathiyesine başlarken, Yüce Yaratıcı’nın “Hak” isminde bütün isim ve sıfatlarının gizlenmiş olduğunu söyler. Gerçekten de öyledir : Allah, ism-i câmidir ve Hakkın en has adıdır. Hak ise, O’nun, bizatihi hakikatin kendisi ve kaynağı ünvanıyla en yaygın bilinen ve kullanılan isim ve sıfatlarındandır. Diğer bütün isimler, O’na özgü olan Hak isminin kapsamı içindedir. Onda gizlenmiştir. Hak, kuluna önce sabır içeceğini bir ilaç gibi içirir, yaşattığının hikmetini sonra açığa çıkarır ve kuluna fark ettirir. Kul, sabır ilacını niçin içtiğini çok sonraları fark eder. Hikmetini sonradan öğrenir. Varoluşun temel sırrıdır bu.
Şathiyye şöyle devam eder :
“Gizlenirsin bir nüvenin içinde,
Âdemin de şeytanın da cinin de,
Her milletin ayrı ayrı dininde
Şirke, küfre, reyb-i bürhan edersin.”
Hak, bir hücrenin, bir zerrenin, bir toz taneciğinin de içindedir. -Hâşâ- O’nun mekânı yoktur, zaman ve mekândan münezzehtir fakat bütün zamanları, anları ve mekânları dolduran yine O’dur. Bir hücreye gizlenen de O’dur. İnsanın, meleğin, cinin, bedenli bedensiz bütün varlıkların hücresinin içinde O’nun nuru gizlidir. O, mekândan beridir fakat bütün mekânlardadır. Zamandan da beridir ama bütün anlara, zamanlarda O’nun nuru saklıdır. Her milletin, her ümmetin, her topluluğun dininde, inancında küfür ve şirke yol açan tasarruf, O’na aittir. Kulları şirke düşer, küfre sürüklenir, gerçeksiz ve hakikatsiz fikirler serdeder, onlara inanır ama bütün bu oluşun arkasında asıl kuvvet sahibi, fiillerin hakikî fâili O’dur. Yaratan Hak’tır, işleyen kuldur.
Şathiyyenin devamında Neyzen Tevfik, Hakkın varoluş sırlarını açıklarken, O’nun aşk olup gönülleri yaktığını, Leyla olup karşımıza çıktığını, rakib olup canımızı sıktığını, özetle “vuslatını bize hicran ettiğini” söylemektedir. Hz. Mevlana’nın dediği gibi, “seven de O’dur, sevilen de O’dur, sevgi de O’dur.” Bu benzetmeleriyle, bir bilgenin şu sözlerini hatırlatmaktadır : “Sakın şu bu ne der diye düşünmeyiniz. Allah ne der diye düşününüz. Çünkü şu bu yok, Allah vardır.” Yine bilgelerin ifadesiyle, “Hak, intikamını kul eliyle alır, bilmeyen ilm-i ledünnü, onu kul yaptı sanır. Her şeyin fâili Haktır, kul eliyle işlenir, izn-i Hak olmadan sanma bir çöp deprenir.” Tevhidin nihaî noktasındaki bu algı, bize, görünen ve olup bitenlerin gerisindeki Hakikî kudret ve fiil sahibinin Hak olduğunu ima etmektedir. Neyzen Tevfik, büyük bir tevhid ehlidir. O’nun vahdet idrakinde, “vücud/varlık” sıfatının hakikî mânâsıyla sadece Hak için kullanılabileceği söylenebilir.
Bu girişten sonra, “şathiyye”nin tabiatına ve diline uygun biçimde dolaysız ve taşkın bir “dil”le konuşur Neyzen :
“Bozuktur düzenin, olmazsın akort,
Tavşana kaç dersin tazıya aport,
Haham, papaz, hoca ettikçe zart zurt,
Alay eder güler, isyan edersin.”
Kulların, “şu şöyle olsaydı, bu böyle olsaydı” lakırdılarına atıfta bulunan ilk mısradan sonra, Hakkın, varlık diyalektiğinde, nasıl, “tavşana kaç, tazıya tut” mantığını uyguladığını söyler Neyzen. Son iki mısrada özgür ve taşkın ifade doruğa çıkar : Hemen bütün din ve inanışların “görevli”lerini anarak, inanç alemindeki “cümbüş”ün sırrına gönderme yapar.
Bütün dinleri gönderen O’dur. Din, tektir ama farklı zamanlarda, kısmî farklılıklar içeren inanç ve kurallar vaz etmiştir. Dört kitabın da sahibi, Haktır. Şair’e göre, her birinin hesabı ayrıdır. Şiirde, Hak inancından sapma göstererek putperestliğe yönelenlerin halinden de bahseder. Nebileri, bilgeleri mihrap edinip putlaştıranların, gerçekte kendi yalanlarına iman etmelerinin de gerisinde Hakkın irade ve fiilinin olduğu ima edilmektedir.
Ardından Neyzen Tevfik, tarihte gelmiş olan bazı nebi ve inanç sistemlerinden söz eder : Zerdüşt, Brehmen, bunlardan bazısıdır. Bu dörtlüğün son iki beytinde Sevgili Peygamberimizden bahseder :
“Bir parlayış parladın ki Kureyş’te
Mahbubunu Zâtına şân edersin.”
Peygamberimiz, Kureyş’ten Mekke’ye, Medine’ye, giderek bütün yeryüzüne parlayan bir güneştir. Hakkın sevgilisidir, O’nu Kendi Zât’ına şan etmiştir.
Şathiyyenin mantığına göre, varlığın olumlu ve olumsuz (celal-cemal) bütün niteliklerinin ve görünümlerinin Hakka ait olduğunu dolaysız bir ifade ile dile getirir :
“Hem goncasın, hem bülbülsün, hem diken,
Hem canansın, hem de çileyi çeken,
Hikmetine defineler açıkken
Seyyah derviş olur selman edersin.”
Eski zamanlarda, manevî eğitimine tıkanmalar/kesintiler yaşayan dervişler selmana çıkarılır; kısa, orta veya uzun soluklu geziler yaptırılırdı. Yunus Emre’nin, diğer birçok dervişin gezgin olduklarını biliyoruz. Selmana çıkan derviş, bir aba, bir asa, bir çarıkla ve omuzunda keşkülle yola koyulurdu. Seyr ü sülûkunda tıkanma yaşayan derviş böylece açılırdı. Sırtındaki keşküle hayır sahiplerince konulan acı, tatlı, tuzlu, ekşi yiyecekleri karıştırır, aynı kabın içinde farklı tatları birleştirir, günde bir öğün yer, seyahat ve ibadetle meşgul olurdu. Hikmetine defineler açıkken, dervişleri selmana çıkaran da Sensin, diyen Neyzen, alanın da, verenin de, verilenin de gerçekte Hak olduğunun farkındadır. O’na göre, gül de Haktır, diken de, gülün aşkıyla şakıyan bülbül de. Sevgili de Haktır, sevgili için cefa çeken seven de, sevginin bizatihi kendisi de. Böylece ikiyi bir eden Şair, şathiyyesinde sürekli Hakkı tevhid etmektedir :
“Yok olmadan var olmanın yolu yok,
Kendin gibi seni arayan pek çok,
Hiç şaşırmaz kaderden attığın ok,
Sevdiğini aşka nişan edersin.”
Varlığa, ancak yokluktan geçilir. Kişi, emmâre olan nefsinden, kötücül benliğinden vaz geçmedikçe, onu tasfiye ermedikçe, arındırmadıkça gerçek varlığa ulaşamaz. Sahte varlıklar ve sahiplik vehimlerinden kurtulan kişi Hakka ulaşabilir, benliğinde Hakikati idrak edebilir, içindeki Hakka vâsıl olabilir. “Kendin gibi seni arayan pek çok…” dizesi, bir mısrâ-ı berceste gibidir. Evet, şüphesiz öyledir : Bütün varlık, Haktan gelip, Hakka doğru gitmektedir. O’ndan geldik, dönüşümüz O’nadır. O halde burada, bu kısa uğrakta, benliğimizin zindanından kurtulmalı, hayvanî nefsimizi insanî ruha dönüştürebilmeliyiz. Bunu yapmadıkça asla içimizdeki Hakkı idrak edemeyiz. Nitekim, “nefsini bilen Rabbini bulur” denmiştir. Nefsini bilmek, nefsindeki sırrı bulmaktır.
Şiirin devamında Neyzen Tevfik şöyle der :
“Çiftçi olur, öküzünü haylarsın,
Ağa olur, hizmetkârı paylarsın,
Yersin, göksün, yıllar, günler, aylarsın,
Asırları toplar bir an edersin.”
Görüldüğü üzere Neyzen Tevfik, görünen, bilinen, beş duyu ile algılanan, olup biten, yaşanan her olgu, nesne ve olayın arkasındaki Hak elini açıkça söylemektedir. Çiftçi olup öküzünü haylayan da O’dur, ağa olup hizmetkârını paylayan da. Hak, yerdir, göklerdir, yıllar, günler aylardır… O, yüzyılları bir araya getirip bir “an” eder. An, gelenekli şiirimizde, kişinin Hakkı idrak ettiği zaman birimi için kullanılır. Aynı zamanda “an” kelimesi, Hak için de kullanılır. Asırları toplayıp bir an eden Hak, “anda” kuluna vahdetin en kâmil biçimini yaşatır. Bütün varlığın ve varoluşun arka planındaki sırrı ifşa eder.
Sonrasında Neyzen, her veliden ve deliden görünenin Hak olduğunu söyler. Veli ile deli, egemen sistemin nosyonlarını köktenci biçimde dışlamanın ünvanlarıdır Şair’e göre. Velinin de delinin de söylemini gayr-ı meşru görenlere inat, Neyzen, bütün velilerde, delilerde, nebilerde, resullerde görünenin, açığa çıkanın, tecelli edenin, zuhur edenin Hak olduğunu açıkça belirtir. O, bir maymuncuk gibi her bir kilide uyar, her müşkili çözer, her sırrı açığa çıkarır, her kapıyı açar. O, hem her kilide uyan bir anahtardır hem de açılan kapının ardından yapılan suçlamaların da kaynağıdır. Hem bütün kilitlere uyar hem de kuluna bühtan eder. Neşve olur, şarapta gizlenir, Kitap’ta (semavî kitaplarda) haram-helal olarak yazılır yani şeriat vaz eder, kural koyar, ahlakî olanın sınırlarını belirler. Rebapta sevdalarla inleyen de O’dur, âşıkları ıstırapla ağlatan da… Zincir olur, mecnunları bağlar, onları görür, karşısında ağlar, acısını ilan eder ve paylaşır. Irmak olup dere tepe çağlar, akar; tufan olur, dünyayı yakıp yıkar… Ardından “ney”e gönderme yapar Neyzen Tevfik :
“Bir ot idin, kamış oldun, ney oldun,
Feryadına karşılık hey hey oldun,
Su, kök, filiz, asma, üzüm, mey oldun,
Her katreni bana umman edersin.”
Varlığın zerreden küreye, karıncadan deveye bütün türlerinde, mertebelerinde ve oluş evrelerinde Hakkın tecelli ettiğini; isim, sıfat, fiil ve Zât’ıyla ihzar olduğunu belirten Neyzen, “Haktan âyân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân (gizli) imiş” diyerek Hakkın hakikatini, “nesne”ye kadar indiren Niyazî Mısrî gibi şöyle diyecektir :
“Çıban olur, enselerde çıkarsın,
Yanar canın yine kendin sıkarsın.
Kendin yapar, kendin yakar yıkarsın,
Sigortadan ne kâr, ziyan edersin?”
Çıban düzeyinde bile Hakkın tecellisini idrak edebilen bir vahdet algısına sahip olmak her kula nasib olmaz. Neyze Tevfik bu nadirlerdendir. O’nun vahdet idrakinin sınırlarını yansıtan bu şathiyyesini dikkatle, döne döne okumak ve yorumlamak gerekir. Sadece nesnelerde değil, bütün oluşta, bireysel, toplumsal ve doğal yaşam alanlarının, katmanlarının her birinde Hakkı idrak etmek… Şathiyyenin devamında Neyzen Tevfik, toplumsal / kamusal alana ilişkin eleştirel bir okuma yapar :
“Bir iraden adam yapar eşeği,
Azlolurken batar ona döşeği,
Gazabındır şu felaket şimşeği,
Her nereye çaksan sûzan edersin.”
Çıkmayan candan umut kesilmez, der Şair. Çünkü Allah’ın rahmeti sonsuzdur, Rahman sıfatıyla her şeyi kuşatmıştır. Rahîm sıfatıyla da müminlere özel bir şefkati, merhameti vardır. O’nun rahmetinden zerre kadar eksilme olmaz. Gözümüzün yaşını yine O siler. O’ndan ancak yine O’na sığınabiliriz. Varlığından usanmış, dünya malından iğrenmiş, bedeninden bıkmış, celal sillesiyle sürekli dövülen ruhlara sığınak O’dur. O, bizi önce ağlatır, sonra güldürür. Çünkü bu âlemde celalî olanla cemalî olan karışıktır. Bu dünya, zıtlıklar âlemidir. Karşıtlıklar diyarıdır. Toplumsal eleştiri ve tespitlerine devam eder Şair :
“Şımartırsın bir sonradan görmeyi,
Öğretirsin halka çorap örmeyi,
O çalarken tam gözünden sürmeyi,
Yakalarsın, hapse ferman edersin.
Zengin olur kasaları kitlersin,
Fakir düşer garip başın bitlersin,
Deri, kemik, beden bizi ciltlersin,
Hicranlara canlı divan edersin.”
Ardından dini veya dinsizliği çıkar aracı yapanlara dönük eleştirileri sıralar. İslam’da, muharref İsevîlikteki gibi bir “ruhban” zümresi yoktur. Her Müslüman, dinini bilmekle ve yaşamakla mükelleftir. Bunun için maddî bir çıkar beklemek, elmas hükmünde olan Kuranî hakikatleri, cam parçası hükmünde olan dünyevî çıkarlara kurban etmektir. Neyzen Tevfik’e göre, bu hem bir insanlık suçudur hem de gayr-ı ahlakî bir davranıştır. Mesela maddî çıkar gözeterek Kuran okumak, O’na göre, en ağır suçtur ve ahlaksızlıktır. Kuran’ın yüce hakikatleri maddî veya manevî hiçbir şeye alet edilemez.
Son dörtlükte, şathiyye geleneğine uygun biçimde incelikli bir dille nedamet getirir :
“Serserinim, düştüm aşkınla meye,
Nasıl girdin elimdeki şu neye?
Hem seversin beni Neyzen’im deye,
Hem de sarhoş diye destan edersin!”
Hakka naz-niyaz üslubunda seslenen Neyzen, hakkındaki sarhoşluk isnatlarına da incelikli bir gönderme yapmaktadır.
“Geçer” Ya da Neyzen’in Sözüne Aşkla Kulak Vermek
Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyleyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şadî de geçer, gussa-i matem de geçer,
Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,
Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlayan gözyaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihan aradan,
Önü yoktan, sonu yoktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.
Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bediî gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur saki-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
Neyzen Tevfik’in şiir dağarı içinde ses ve söz bakımından da, anlam dünyası açısından da en güzel şiirlerinden birisi olan “geçer” redifli/başlıklı şiiri, hayatın fâniliği içinden, kâinatın ve varoluşun ebedî çarklarının nasıl göründüğünü görmemiz için eşsiz bir fırsat sunar bize. Beş mısrâlı beş bentten oluşan şiir, “geçer” redifinin mükemmel kullanıldığı, geleneksel/irfanî şiirimizin başlıca söz sanatlarının, mazmunlarının ve terkiplerinin kendisine yer bulduğu bir manzumedir.
Şöyle başlar :
Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyleyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şadî de geçer, gussa-ı matem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı demadem de geçer.
Bu âlem geçicidir, hiçbir şey ebedî olmadığı gibi, ıstırap da, acı ve keder de fânidir. Sadece ıstırap değil, bu “âlem” de geçicidir. Şair, “hangi günü gördün akşam olmamış” demiştir. Gün akşamlıdır. Acılar, ne yeryüzünden büsbütün kaldırılır ne de insan tümüyle acıya boğulur; bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülmüştür, o kadar. Dolayısıyla ıstırabın da sonu vardır, sen öyle zannetme. Acı çeken sanır ki, o zaman geçmeyecek ve ıstırabın sonu olmayacak. Bu, bir yanılsamadır. Sabırla, her türden acıya tahammül edilebilir, çünkü geçip gidecektir. Hatta elem geçince yerini neşeye bırakacaktır. Elemin zevâli, lezzettir, denilmiştir.
Istırabın geçiciliği, tıpkı fâni olan ömre benzer. Nasıl ki, gün de geçer, dem de geçer… Dem, “zaman” ve “nefes” anlamındadır. Gün, yerini geceye; gece ise güne bırakır. Salise, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl… hâsılı “koca” zannedilen bir ömür, göz açıp kapayıncaya değin geçer. Eski tabirle, tarfetü’l-ayn… Gözün kırpması gibidir ömür. Hayat, çölde yolculuk yapan bir seyyahın, kısa bir süre, bir ağacın gölgesi altında uyuması gibidir. Hayat, bir rüyadır. Rüya içinde bir rüyadır. Üzüntü kalıcı değildir, keder sürekli olamaz; şen gülüşler de geçicidir, mutluluk anları da böyledir, matem acıları da, gece gündüz yok olur, canlının soluklanma anı da biter.
İkinci bentte, Neyzen, hayatın cilvelerinin, aşkla belini büktüğünden söz eder :
Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlayan gözyaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şuunun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,
Hayatın bin bir türlü tecellisi, cilvesi vardır. Cilve, yüzden perdenin aralanmasına, açığa çıkmasına denir. Aşk, insanı rutin dışına çıkarır ve “şiddetli muhabbet” olduğundan yorar, belini büker, kişiyi ağlatır, gönlünden hicran selini hareketlendirir… Şair, bildiği halde sormaktadır : Bu çağlayan gözyaşı mı yoksa insanın aslî yurdundan ayrı kalmasının verdiği ıstırap mı? O hicranın seli mi? Belki de inleyen, kader ve kaza sazının bamtelidir, kim, nasıl bilebilir? Bu şuunun filimi, kader eliyle çevrilmektedir. Şe’n kelimesinin çoğulu olan şuun, işler, oluşlar, olgular demektir. “Allah her an yeni bir şe’ndedir” (Rahman, 29) âyetinde de “İlahî iş, oluş” anlamındadır. Neyzen, şe’n kavramını, Kuran’daki anlamına yakın biçimde kullanmaktadır : Bu işler, oluşlar, durumlar, olgular, olaylar, “kaderin eliyle çevirdiği” bir filimdir. İnsanlar plan yapar, kader gülermiş… Dolayısıyla bir an gelir, birden ney susar, feyiz kaynağı olan kadeh devrilir, mey dökülür, ‘cem’in, birliğin, bir arada olmanın, topluluğun sesleri de biter, gider.
Üçüncü bentte Neyzen, insana bütün bu oluşlardan, işleyişlerden ibret alması gerektiğini salık verir :
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masiva vü mafihadan.
Niyyet-i hilkati bul aşk-ı cihan-ârâdan,
Önü yoktan, sonu yoktan, bu kuru davadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
İbret ve hikmet gözüyle bak, olup bitenlerden ders çıkar, dünya yamandır, celal-cemal karışıktır, aldatıcıdır, zâlimdir, göz boyayıcıdır; nefsini kurtarmağa bak, ne bu dünyaya ne de bu dünyanın melekutu olan mafihâya, öte dünyaya, içkin olana, öteye kapılma… İkilikten kurtul. Burası ve orası diye bir şey yoktur. O’ndan başka bir şey yoktur. Varlık ünvanı sadece O’na hastır. Sadece Allah vardır. O’na bak, anda olmaya çalış, O’nun rızasını gözet, gerisi boştur. Ne dünya sevdası ne ateş korkusu, ne cennet özlemi… Sadece Hakkın hoşnutluğu… İnsana yakışan budur. Niçin yaratıldığını, bütün bu varlığın neden var olduğunu görmeye, anlamaya çalış, aşk içre olan âleme dikkatle bak, melekutunu gör. Önü yok, sonu yok bir kuru davadır bu. Ne demiş şair : “Davası olanın mânâsı olmaz.” Benlik zindanından çık, ben ben deme, nefsini dönüştür, benlik davası olan asla, “mânâ”ya ulaşamaz. Böyle yap çünkü O’nun sonsuz affediciliğiyle cehennem de utanacaktır.
Sonraki bentte Neyzen, ilk anda genel algıyı şaşırtacak, ezberleri bozacak, ama dikkatle ve derinliğine bakıldığında “kalp/marifet mertebesi”nden söylendiği fark edilecek iddialarda bulunur :
Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne töre,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.
Bu dünya yaşadıkça, “şeriat, tarikat, hakikat veya töre” diye isimlendirilen olguların sürgit hükümlerini icra ettiremeyecekleri söylenebilir. Sözü edilen olgular, ancak Hakkın muradı oldukça hükümferma olurlar. Burası, bizim istek ve irademize bağlı bir “oluş”la işlemiyor. “Câhil”, kendisinden korktuğu Yaratıcı’ya iman edendir yalnızca. Onun defterini yine Hak dürecektir. Marifet mahkemesinin hükmü, “cennet” sevdasıyla hareket edenler için bir hayal kırıklığından ibarettir : Çünkü “sûrî cennet” de geçicidir, Âdem’le ilgili “anlatı” da varoluşun gizinden habersizdir.
Son bentte, “Serserî” mahlasını hem bir takma isim hem de Hakkın aşkıyla sermest oluş anlamında kullanır :
Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bediî gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pir olur saki-i gül-çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
İlahî aşk şarabıyla sermest olan Neyzen’in sözlerine aşkla kulak vermelisin. Zaten söz, söyleyenin neresinden çıkarsa, dinleyenin orasına ulaşacaktır. Bütün bu dünyalar, asla O’nun güzel gözlerine girmemiştir.
Kendisini “câhil” olarak niteleyen bu Büyük Ruh, cehaletinin kendi özüne bakmasını engellediğini belirterek, tevazuda doruğa çıkar ve şiirin tümünün anlam yükünü son iki dizeye yükler :
Gül yüzlü sâki yani mürşid-i kâmil de pîr olur, yaşlanır, ihtiyarlar, köhner, yeni zamanların soru ve sorunlarından kopabilir; köhnemiş haline, yüzüne kimse bakmaz olur. Manevî yol gösterici kâmil mürşid toprak olur, kendi çağının sözleri yürürlükten kalkar, hükmünü yitirir gider… O da geçer.
“Canına Kıymazsan Seyahât Etme”
Neyzen Tevfik’in koşma türünde söylediği, kendine özgü bir edaya, dile/anlatıma sahip etkileyici şiirlerinden birisi de, “Hicran destânını kendinden oku!” diye başlayanıdır. İnsanın, kendi manevî tecrübelerinden hareketle bir dil oluşturması gerektiğini ima eden şiirde, kişinin yaşamadıklarından söz etmesinin doğru olmadığı belirtilir :
Hicran destanını kendinden oku,
Mecnun’dan duyup da rivayet etme.
Aşkın Leyla’sını gördünse söyle.
Söz temsili bulup hikâyet etme.
Leylâ, dosttur, hakikî sevgilidir, Hak’tır. O’nu buldunsa/gördünse ancak Mecnun’dan söz edebilirsin, çünkü o zaman sen Mecnun’un bizatihi kendisi olursun. Değilse, bu “hicran” hikâyesi, senin için bir anlama sahip değildir. Neyzen’in şiirlerinde sıklıkla geçen “hicrân” kelimesi, geleneksel irfanî sözlüğümüzdeki mânâsıyla kullanılmaktadır : Sözlük anlamı, “Bir kimseden ya da bir yerden ayrılma, ayrılık. Ayrılığın yol açtığı onulmaz acı” olan hicrân, Şair’in kullandığı biçimiyle, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi-i Şerîf’inin ilk onsekiz beytinde ifade edilen “insanın aslî yurdundan/Hak’tan ayrı düşmesi”nin hâsıl ettiği acıdır. Bu elemle nasıl ki ney inlemektedir, insan da zikrederek Hakkı hatırlamakta, gerçek vatanının hasretiyle şakımaktadır. Şair, “inile de dertli gönül inile” der. Hz. Mısrî, “geceler tâ subha dek, inletir bu dert beni” buyurur. Bütün bunlar, hicrânın dile gelişidir. Neyzen Tevfik, bu şiirinde, kişinin hicrân destânını kendinden okuması gerektiğine vurgu yapar. Herkesin bir hikâyesi vardır. Kişilerin tekil hikâyeleri, insanlığın büyük hikâyesinin parçalarıdır. Hicrân, öylesi bir derin derttir ki, o, bir başkasının hikâyesi üzerinden rivâyet edilerek anlaşılamaz. Onu tatmak, yaşamak gerekir. Hz. Mevlânâ’ya, “aşk nedir?” diye sorarlar, “ben ol da bil!” der. Bu yüzden Eşrefoğlu Rûmî, şiirlerinden söz ederken, “kendi derdim söylerem / gayrı hikâyet etmezem” der. Peki, kişi Leylâ’sını nasıl bulacaktır?
Yüz bin Leyla doğar âlemde her gün,
Senin aradığın zevk, sefa düğün.
Tutacağın işi önceden düşün;
Daha ilk adımda nedamet etme.
Dikkatle düşünen, varlığa, Yunus Emre’nin dediği gibi, “ulu bir nazarla” bakan, ilk adımda pişman olmayıp ısrarla devam eden, kendini tasadduk etmekten çekinmeyen için, bu âlemde her gün, yüzbinlerce Leylâ doğmaktadır. Nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır” buyurur Kuran. (Bakara/115) Evrende varolan her şey âyettir. Dikkatle bakıldığında, O’nun her yerde / her şeyde, her an, bir izi, bir nişanı, bir işareti, bir âyeti görülecektir. Her varlık bir Leylâ’dır Mecnun olma azmindeki insan için. Varlık birdir, varolanlar, Hakkın isim, sıfat, eylem ve Zât düzeyinde yansımalarıdır. Varolanın her biri bir Leylâ’dır. O’nu sevmek, gerçekte Hakkı sevmektir. Aşk, şiddetli sevgidir, tekinsizdir; aşk yolu tehlikelidir, aşk ateştir, yakar ve yıkar :
Sevdanın oduna pek güvenilmez,
Tutuşurşan eğer kolay sönülmez.
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,
Canına kıymazsan seyahat etme.
Sevdanın ateşine güvenilmez, kişi aşkla yanmaya başlamaya görsün, artık onun ateşinin söndürülmesi imkânsız gibidir. Kalpler, sadece Allah’ı anmakla, kişinin kendinden Hakkı bilmesi ve bulmasıyla yatışabilir, doyabilir. Bu yolun kuralı budur : Canına kıymak. Ölmeden evvel ölmek. Benliğini Hakka tasadduk etmek… “Canına kıymazsan seyahat etme” der. Cana kıymak, kişinin emmâre olan, kişiye kötülüğü emreden benliği dönüştürmek anlamındadır. Kişi, -mecâzî olarak- nefsine kıyar, kendi kanını döker, onunla aldığı abdestle iki rekat aşk namazı kılar. Bütün bunları birer mazmun ve mecaz olarak okumak gerekir. Canına kıyamayan kişinin kabı deliktir :
İyi bak kabına, olmasın delik,
Boşuna taşırsın gider gündelik.
Anında olmalı ettiğin iyilik,
Âlem duysun diye inayet etme.
Ne kadar incelikli bir uyarıda bulunuyor Şair : “Anında olmalı ettiğin iyilik / Âlem duysun diye inayet etme.” Günümüzde bilhassa yoksulları, yetimleri, kimsesizleri, sığınmacıları, çocukları, yaşlıları gözetenler için altın bir öğüt. Bir elin verdiğini diğeri bilmemeli. İyilik, ânında olmalı. Kişi, her geleni Hızır, her geceyi Kadîr bilmeli. Yoksa fırsatı kaçırır. Ne diyordu Yunus : “Yunus Emre der hoca / Gerekse var bin Hacca / Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir.” Demek ki, hacdan maksat da, Hakka ulaşmaktır, Hakkın gönülde tecellisidir. Bunun için bir gönüle girmek gerekir :
Kabe’den maksadın varmaktır yara,
Kör gibi tapınma, kara duvara,
Hızır’ı ararsan kendinde ara,
Bulamadım gibi rezalet etme.
Kâbe, siyah bir duvardır ama aynı zamanda Zat makamıdır, kişinin vücudundaki Kâbe ise, gönüldür. Haccetmekten amaç, Resulullah’ın gönlüne girmektir. Bunun için bir yoksulun, bir yetimin/öksüzün, kimsesizin gönlüne girmek gerekir. Kâmillerin gönlüne girmek gerekir. Hakkın rızasına tâlip olmak gerekir. O’nun rızası, bütün kâinattan daha değerlidir. Kişi, Hızır’ı da kendinde aramalıdır. Her şey, insandadır, gönüldedir. Aramakla bulunmaz ama bulanlar, ancak arayanlardır. Bulmakta ısrarcı olmak, inatla aramak gerekir. Bulamayınca da vazgeçmemek gerekir. Bütün bu gereklilikler içinde, kişi, mutlaka bir gün bulacak ve olacaktır. Bilge şöyle der : “Bir kapının eşiğinde kırk sene beklersen, bir gün kapı açılır ve içeri buyur edilirsin…” Demek ki aramak, bulmanın mutlak şartıdır. Aramak da herkese nasib olmaz :
Muhabbet herkesin aklını çelmez,
Gönül viranesi kolay düzelmez.
Âlemden çekinme bir zarar gelmez,
Sen kendi kendine hıyanet etme.
Kişi, kime/neye/nasıl hainlik yaparsa yapsın, gerçekte kendi aslî doğasına ihanet eder. Âlemden ve âlemdekilerden çekinmemek gerekir. Ayrıca bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kuran aşk nasib olunca gönül viraneye döner. O da kolay kolay düzelmez. Sabar gerekir. Muhabbet en büyük varlıktır. Yolcunun biricik sermâyesi vardır : Aşk. Aşk gelicek, cümle noksanlar tamam olur. Ne diyordu Şair : “İşitin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer / Aşkı olmayan gönül, misâl-i taşa benzer…” Aşk, Hakkın bir sıfatıdır. Bu yüzden Büyük Yunus, “aşk kadim, ezelîdir / Aşk makamı âlidir” demiştir. Bununla da yetinmemiş şöyle eklemiştir : “Aşk, anadan doğmadı / Kimseye kul olmadı…” Bu sırdandır ki, ârifler, “akıl, akılsızlara gerektir, bize aşk gerek…” buyurmuşlardır. Neyzen Tevfik, bu sırrın sahiplerindendir. Bu yüzden, aşka ulaşana şu öğütte bulunur :
Şen şatır gönlüne hicran dolmasın,
Gençliğin gülşeni gamla solmasın.
Neyzen gibi aklın yarda olmasın,
Özründen çok büyük kabahat etme.